Bugünlerde Uruguay’ın eski devlet başkanı Jose Mujica’nın hayat dersi verdiği bir video sosyal medyada dolaşıyor. “Bu konuda çok düşündüm” diyor, “mutluluk insanın beynindedir” diyor ve azla yetinmek gerektiğini savunurken devam ediyor “Burada yoksulluğu değil gösterişsizliği savunuyorum.”

İnsan beyni için ne çok şey söylenmiş tarih boyu. Beyin belki de hakkında en çok konuşulan ama görece en az şey bildiğimiz organımız.

Son zamanlarda yapılan çalışmalar, mutluluk algısının doğrudan ve neredeyse beyinle ilgili olan ve çevresel faktörlerden sanıldığından daha az etkilenen bir duygu olabileceğini düşündürüyor.

Yakın zamana dek edebiyatçıların, şairlerin, yazarların konusu olan mutluluk, artık beyaz önlüklülerin, bilim insanlarının, laboratuvarların ve bilimsel çalışmaların da konusu haline geldi.

Bilim insanları diyor ki; mutluluk hissinin %40’ını düşüncelerimiz, hareketlerimiz ve karakterimiz belirler, geri kalanın %50’si ise genetik faktörlerle ilgilidir.

İnanmak kolay değil, inanırsanız mutlu olmanın sadece %10’u çevre gibi insan beyninden bağımsız faktörlerden etkileniyor.

Doğru mu? Shakespear’e sorarsanız doğru, diyor ki; “İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, sadece düşünce onu öyle yapar.”

Onca yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, açlık insan mutsuzluğunun %10’u mu?

Yine de bilimsel olarak gösterilmiş bazı gerçekleri göz ardı etmemek lazım.

Mesela; kalp damar sistemi hastalıkları riski ile mutluluk arasında bir ilişki olduğu bilimsel olarak biliniyor. Mutsuz insanlar daha çok kalp hastalığına yakalanıyor.

Kaygıları ve gerginliği yüksek olan kişilerin bağışıklık sisteminin daha zayıf olduğu da bilimsel olarak bildirilmiş.
Yaralanmalardan sonra iyileşme süreleri gerginlik ve kaygı düzeyi düşük olanlarda yani görece mutlu insanlarda daha kısa oluyor. Mutlu insanlar; mutsuz, kaygılı ve gergin kişilere göre daha uzun yaşıyorlar.

Peki, mutluluk nedir, sadece beynimizde yaşadığımız “sübjektif” bir algı mıdır?

Mesel asgari ücretle çalışan bir maden işçisine nasıl dersiniz “aklını kontrol et, mutlu ol” diye?

Biz yine de bilim insanlarına kulak kabartmaya devam edelim.

Bilim insanları diyorlar ki; mutluluğun üç büyük düşmanı var.

Kendinizi başkaları ile kıyaslamak, derin arkadaşlık ilişkileri kuramamak yani dost edinememek ve son olarak “öfke” kontrolünde başarısızlık…

Bilim insanlarından bir kaç kısa öğüt daha.

Mutlu olmak istiyorsanız görüntülere seslere ve kokulara dikkat kesilin, deneyimlerinizin her bir ayrıntısına dikkat edin, deneyimlerinizi başkaları ile paylaşın ve son olarak vazgeçmeyi öğrenin.

Madem “mutluluk” üzerine yazıyorum, Prof. Dr. Emre Kongar’dan duyduğum iki mutluluk reçetesinden de söz etmeliyim.

Emre Kongar’ın ilk önerisi şu; “Beklemekten sıkıldığınız zamanlarda saatinize bakmayın. Mesela geciken sevgilinizi beklerken gözünüz saatte olmasın, soğuk terler dökmeyin, başka şeylerle vakit geçirin. Ama onunla buluştuğunuzda “nasıl hızlı geçti bu 5-10 saat” demeyin, gözünüz hep saatinizde olsun, her geçen dakikanın zevkini çıkarın.”

Kongar’ın ikinci önerisine gelince; “Mutlu anlarınızı henüz yaşamadan ilk olarak beyninizde ve hayalinizde, sonra gerçekten tadını çıkararak o anda ve son olarak da bittikten sonra, anılarınızda yaşayın, yani toplam en az üç defa. Bir çeşit yeniden ve yeniden mutluluk…”

Bilim dünyasına bu kadar yakın bir akademisyen olarak yine de “mutluluk” üzerine söz söylemeyi bilim insanlarına bırakmamak gerektiğini düşünenlerdenim.

İtiraf etmeliyim ki; bu konuda söz söylemek şairler, yazarlar ve sanat insanlarına bilim insanlarından çok daha fazla yakışıyor.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir