Şinasi tarihimizin en saygın ve önemli kişiliklerinden biri. Ama onun bu saygınlığını edebiyatçı kişiliğine bağlamak zor.

Hayatında hiç roman yazmamış, yazdığı oyunların da öyle ahım şahım bir yanı yok derler. Osmanlı’da ilk gazeteyi çıkardı ama çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesinde sadece 6 ay çalıştı.

Peki nasıl çok önemli bir tarihi kişilik oluyor öyleyse?

Çünkü gelenekçi toplumdan modern topluma geçişte tarihi bir rol oynayan öncü kişidir de ondan. Bu ayrı bir yazı konusu.

İbrahim Şinasi Efendi aynı zamanda – haddimi aşmayayım – ülkemizdeki “umutsuz aydın” profilinin de ilk temsilcisi bence.

Peki neden günümüz “umutsuz, çaresiz ve ne yapacağını bilemez haldeki aydınları” ile Şinasi’yi ilişkilendiriyorum?

Yanıtlayayım…

Şinasi, rasyonel akıl ile geleneksel, toplumsal değerler ve hatta yaygın anlaşıldığı biçimiyle dini doğruların bir arada olamayacağını çaresizce gören ilk kişidir. Yani rahmetli Serol Teber’in deyimiyle ilk “tutunamayandır”.

Şinasi, Osmanlı toplumunda geri kalmışlık sorununun Tanzimat fermanı ve benzeri uygulamalarla, günümüz deyimiyle yapısal reformlar ve uyum paketleri ile çözülemeyeceğini çok iyi görmüştü.

Ancak anladığını başkalarına anlatamıyordu, hem onu dinleyecek adam azlığından, hem de düşüncelerini öğrenmelerinden korktuğu için.

Tıbbi anlamda paranoid ve melankolik bir ruh hali vardı, tıpkı bu ülkeden “ümidi kesen” ve “tüymeyi” düşünen, şimdi ki çaresiz aydınlarımız gibi.

Şinasi’nin yaşamına çaresizlik, korku, huzursuzluk ve içten bir kızgınlık hakimdi. Giderek daha çok içine kapandı, göze batmaz ve iz bırakmaz oldu.

Gömüldüğü yer bile halen tam belli değil ama anısına saygı için belediyenin yerleştirdiği büstün bir kaç kez tahrip edildiği biliniyor.

Yani kaçmakta ve saklanmakta haklıydı belki de. Dr. Serol Teber’in deyimiyle “bağnaz geleneksel toplum, Şinasi’nin yaptığı yenilikleri ölümünden sonra bile bağışlamadı” çünkü.

Abidin Dino, Fikret Mualla’yı anlatırken; “özgürlüğü kıyasıya özlemiş bir insana karşı, kapıkullarının duyduğu içgüdüsel kin kadar keskin bir şey var mıdır” diye soruyordu.

Şinasi, ülkeyi bırakıp 1865’de Paris’e kaçtı, çok korkmuştu. “Kuleli Vak’ası” olarak bilinen olaydan sonra yakın arkadaşları tutuklanıp önce idama sonra da müebbet hapse mahkum olmuşlardı.

Susmak, konuşmamak, insan içine çıkmamak bile Şinasi’yi mimlenmekten kurtaramıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki;

Hülasa Şinasi bir nevi hususi tavra benzeyen sukutuyla sarayı kuşkulandırmış olabilir.”

Şinasi’nin ruh halini anlamak kolay.

Tıpkı şimdi ki okumuşlarımızın içinde bulunduğu hal gibi; çaresizlik, sosyal medya veya dost sohbetleri gibi sınırlı ortamlarda kızgınca yapılan eleştiriler, sıradan insanları hırçınca ama sessizce aşağılama isteği, kendini yaşadığı toplumdan soyutlama, yalnızlaşma, yalnızlaştıkça artan kibir, sorunun bir parçası olmaktan çıkıp kader kurbanı olduğuna inanış. Dahası batılı toplumlara gözü kara bir öykünüş.

Belki de bir tür “ŞİNASİ SENDROMU…”

Teber’in dediği gibi; “otoriter toplumlarda yaşayan demokrat entelektüellerin gösterdiği bir çeşit reaktif paranoid sendrom…”

Düşünüyorum da;

Şinasi haklıydı, çünkü Gazi Mustafa Kemal’i ve yaptıklarını görecek kadar yaşamadı.

Ama günümüz “Şinasi Sendromu mustariplerinin” bahanesi yok.

Haklı bir tarafları da yok.

Günümüz Türkiye’sinde ilaç belli ne de olsa…

NOT: Psikiyatrist Dr. Serol Teber’in “Tutunamayanların Politik Psikolojisi” isimli kitabı, kitabın tümünde yazar ile hemfikir olmasam da okuduğum en güzel kitaplardan biridir. Bu yazımın temel eksenini de kitabın Şinasi ile ilişkili bölümü oluşturdu.

 

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir