Hikâyeyi hepinizin tanıdığı Öztürk Serengil anlatıyor;

“Ben tam 387 film çevirdim… Bunu duyan İsveçlilerin gözü fal taşı gibi açıldı… Ingmar Bergman ile ikimizi TV’ye çıkardılar… Ingmar Bergman bana dedi ki; kardeşim sen şimdiye kadar 387 film mi çevirdin, 387 fotoğraf mı çektin?”

Bir tarafta sadece 4 film çekmiş ama tüm dünyanın tanıdığı Ingmar Bergman, diğer tarafta 387 film çekmiş ama Türkiye dışında kimsenin tanımadığı Öztürk Serengil.

Ne demek bu? Serengil o veya bu nedenle bir sürü film çeviriyor ama dünyada onu kimse bilmiyor, yani kimse izlemiyor.

Bu hikâyenin Türkiye’nin bilim dünyası için çevirisi şudur: Türkiye genel yayın ortalamasında dünyada 20. ama atıf alan yazılar sıralamasında ne yazık ki 162. sırada.

Ne demek bu? Bu demek ki; yazdıklarımızı kimse okumuyor ve dikkate almıyor, referans göstermiyor, ya da şöyle söylemeli, pek azı okunuyor ve referans gösteriliyor.

Yani biz çalıp biz söylüyoruz. Klasik yayınlarımızın ortak özelliklerini şöyle sıralayabilirim.

1- Birçok çalışmada ve hatta derleme yazılarda bile rahatsız edici sayıda çok fazla yazarın olması. Bu durum bilim çevrelerinde “hediye yazarlık” (gift author) olarak isimlendirilmektedir. Hiç katkısız birkaç olgu vererek makalelerde yer almak da hediye yazarlığı bir başka biçimi olarak sık görülüyor.
2- Makalelerin genellikle düşük “etki faktörü” (impact) olan dergilerde yayınlanması. Bu dergiler doğal olarak ortalama veya ortalama altı standarda sahip dergilerdir. Bu dergilerin bir bölümü makaleleri ücret karşılığı basmaktadır.
3- Makalelerin arasında çok sayıda önemsiz anektodal “olgu sunumları” yer almaktadır.
4- Yüksek sayıda makaleye rağmen orantısız biçimde düşük “atıf” sayısı ve “h” indeksi.
5- Çok dağınık, farklılık gösteren ilgi alanları ve farklı konularda yazılmış çok sayıda makale.

Ve gelelim en önemli sorunlardan birine. Buna ayrı bir parantez açmak gerekir.

Ülkemizde yapılan bilimsel çalışmaların önemli bir bölümünün sağlam hipotezleri olmuyor. Bir anımı anlatayım size.

Bir ulusal kongreydi, bir sunum dinledim, bilimsel çalışma sunumunu yapan kişi tükenmişlik sendromu ile trombosit
(kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücreler) ortalama büyüklükleri arasında bir ilişki olduğunu rapor etti.

Çalışma şöyleydi: Bir grup hastaya tükenmişlik anketi uygulanmış ve burada elde edilen skorlar ile kan sayımı yaparken kullanılan tüm parametreler karşılaştırılmış ve trombositlerin büyüklüğü ile tükenmişlik arasında bir ilişki bulunmuştu.

Buyurun bakalım… Demek ki neymiş, trombositleri büyük olanlar ruhsal olarak çabuk tükeniyormuş. Yalan mı?
Sadece istatistiki veri olarak bakarsanız değil tabii, sunumu yapan grubun istatistik sonuçları diyor ki trombosit sayısı ile tükenmişlik arasında ilişki var.

Peki, buna inanacak mıyız? Tabii ki hayır. Bir çalışmanın bir hipotezi olur, yaptığın işin bir nedeni olur. Neden böyle bir ilişkiye bakıldı diye sorulduğunda ne diyeceksiniz? Bu uç bir örnek tabii.

Ama amaç bir bilgiye ulaşmak, bir konunun bilinmeyenlerini ortaya çıkartmak değil de yayın sayısını arttırmak olunca buna benzer sıkıntılar çok oluyor. Yapılan her bilimsel çalışma için sormak lazım, neden yaptın, neyin peşindesin, hipotezin ne? Türkiye’nin yayın sıralamasında dünyada 20. iken atıf sıralamasında 162. sırada olması bu nedenlerledir.

Yani, “Haydi arkadaşlar bir araya gelelim, bir çalışma yapalım” diyerek bilim insanlığı olmuyor…

(Kapak İllüstrasyonu: GABRIEL SILVEIRA)

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir