MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Nedir?

“Kemik iliğinin yeterli sayıda sağlıklı kan hücresi üretememesi” olarak tanımlanan Miyelodisplastik Sendrom (MDS), Dünya Sağlık Örgütü tarafından kanser grubu hastalıklar arasında gösterilir. Aslında kemik iliği yetmezliği olarak da tanımlanabilecek bu hastalık normal ve lösemik kemik iliği arasında bir geçiş formu olarak kabul edilmelidir.

MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Risk Faktörleri Nelerdir?

Doğumdan itibaren genetik yapımız dış etkenlerin uyarısı ile bazı değişimlere uğrar. Bu değişimler bizleri kimi hastalıklara daha yatkın hale getirir. Bu hastalıkların başında ise kanser vardır. Yaş ilerledikçe bu genetik mutasyonlarla olan kanserojen etki daha belirgin ortaya çıkar. Bu nedenle kanserler genellikle ileri yaşlarda görülür.

  • MDS’da bir ileri yaş hastalığıdır. ABD’de her yıl 12 bin ile 20 bin arasındaki kişiye yeni MDS tanısı konulmaktadır. Nüfusun yaşlanmasına bağlı olarak gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizdeki MDS sıklığının da önümüzdeki yıllarda artacağı söylenebilir. MDS tanısı alanların sadece yüzde 6’sı 50 yaşın altında, yüzde 86’sı ise 60 yaşın üzerindedir. Ortalama tanı yaşının 76 olduğu rapor edilmektedir. Hastaların yüzde 80’inde MDS’ye yol açan başlıca neden bulunamaz.
  • Sigara ve tütün kullanımının hastalık gelişimi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.
  • Yüksek düzeyde benzen, solvent ve tarım ilacına maruz kalmak MDS riskini arttırmaktadır.
  • Hastalığın erkeklerde görülme oranı kadınlara göre 2.25 kat daha fazladır.
  • MDS, daha önce kanser tedavisi gören kişilerde de gelişebilir. Özellikle meme, testis, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfoma gibi kanser türlerinin tedavisinden sonraki 10 yıl içinde MDS riski artar.

MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Çeşitleri Nelerdir?

Normal kemik iliği ile lösemi arasında bir geçiş formu gibi düşünülen Miyelodisplastik Sendromlar, klinik tablonun normal kemik iliğine veya lösemiye yakınlığına göre bazı alt gruplara ayrılırlar. MDS alt gruplarını belirleyen; beyaz (lökosit) ve kırmızı (eritrosit) sayılarında ve hemoglobin seviyesindeki düşüşler, pıhtılaşmayı sağlayan kan pulcuklarındaki (trombosit) azalmalar, kemik iliği ve çevre kanında lösemik hücre sayısı, mevcut genetik anormalliklerin sayısı ve bu genetik anormalliklerin neler olduğudur.

Bu kriterler kullanılarak hastalık sınıflandırılabildiği gibi IPSS-R ismi verilen bir sistem kullanılarak hastalığın seyrinin nasıl olacağı da öngörülebilir. Ancak bu öngörünün her zaman ve bire bir doğru olmayacağı bilinmelidir.

Bu risk sınıflamasına göre MDS’nin, “çok düşük, düşük, orta, yüksek ve çok yüksek” olmak üzere beş risk kategorisi vardır.

MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Belirtileri Nelerdir?

  • Kansızlık,
  • Halsizlik,
  • Yorgunluk,
  • Çarpıntı,
  • Kalp sorunları,
  • Soluk deri rengi,
  • Nefes darlığı,
  • Ateş,
  • Uzun süren enfeksiyonlardır.

Hastalık erken dönemde genellikle şikayetlere yol açmayabilir. İlerleyen evrelerde ise kan hücre sayısının düşüklüğüne bağlı olarak hastalarda çeşitli şikayetler ortaya çıkar.

Kansızlık (anemi), yani kırmızı kan hücre sayısı düşmesinin en sık karşılaşılan bulgudur. Oluşan anemiye bağlı olarak halsizlik, yorgunluk, çarpıntı, kalp sorunları (göğüs ağrısı, kalp yetmezliğinin ortaya çıkması veya belirtilerinin artması) görülür. Soluk deri rengi, nefes darlığı olabilir.

Beyaz kan hücre sayısının düşük olduğu durumlarda da (nötropeni) hastada ateş, tekrarlayan ve uzun süren enfeksiyonlar ortaya çıkar.

Her dört hastadan birinde düşük trombosit (pıhtılaşma hücresi) sayısına bağlı olarak diş eti ve burun kanamalarının yanı sıra ciltte morarma görülür. Nadiren ölümcül kanamalar olabilir

MDS’nin en önemli risklerinden biri de her üç hastadan birinde sendromun, lösemiye (akut miyeloid lösemi – AML) ilerleme göstermesidir. MDS hastalarında AML’ye dönüşüm şanssızlığı normal popülasyona göre onlarca kat daha fazladır.

Günlük yaşamı etkileyen yorgunluk, göğüs ağrısı, kalp çarpıntısı, sık ve uzun süren ateşli hastalıklar veya sık ve kolay kanama gibi şikayetler gözlemlendiğinde bu belirtileri önemsemek ve bir uzmana başvurmak gerekir.

MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Tanı Yöntemleri Nelerdir?

Tanı konarken öncelikle MDS’yi taklit edebilecek “B12, B9 (folik asit) vitamin eksikliği, bakır eksikliği, yüksek oranda alkol tüketimi, hepatit virüsleri ve HIV başta olmak üzere enfeksiyonlar ekarte edilmelidir. Kan sayımlarında düşüşe neden olan diğer kan hastalıkları da akılda tutulmalıdır.

MDS ne yazık ki gözden kaçabilen, tanısı zor bir hastalıktır.

MDS’nin erken döneminde anormal kan sayımları tek bulgu olabilir.

En önemli tanı yöntemlerinden biri kemik iliği biyopsisidir. Uzman bir hematopatolog (hematoloji konusunda uzman bir patolog) değerlendirmesi MDS tanısını koydurtur. Deneyimsiz patologların tanı koyması güç ve yanıltıcıdır. Bu tanının genetik testler ile doğrulanması da gerekir. Genetik veriler hem tanı hem de hastalığın seyrinde yardımcıdır. Özellikle yeni nesil sekanslama yöntemi ile genetik verilerin ortaya konması çok değerlidir.

 

MDS (Miyelodisplastik Sendrom) Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

MDS tedavisinde ne yazık ki elimizdeki tedavi seçenekleri sınırlıdır.  

Hücrelerin yükselmesi amacıyla G-CSF (Neupogen vb), Eritropoetin (Aranesp vb) veya eltrombopag (Revolade vb) ilaçlar kullanılmaktadır.

Lenalidomide ve talidomid tedavi seçenekleri arasındadır. Henüz ülkemizde olmayan ancak yakın zamanda ulaşılabilir olacak olan Luspatercept bir başka seçenektir.

Hipometile edici ajanlar (Desitabin – Dacogen – ve Azasitidin – Vidaza) özellikle lösemik hücre sayılarının arttığı MDS türlerinde kullanılmaktadır.

Venetoclaks da bu tür hastalarda özellikle kombine tedaviler içinde kendine yer bulmaya başlamıştır.

Kemik iliği nakli ise sınırlı sayıda hastada uygulanabilir bir yöntemdir.

Elbette gerekli hallerde kırmızı kan (eritrosit) transfüzyonu (nakli) ve trombosit nakli de gerekebilir. Hastaların bir bölümünde kan nakli çok sık yapılmak zorunda kalınabilir ve sıklık arttıkça vücutta demir birikimi de artacağından demirin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlayan tedaviler (demir şelasyon tedavileri) uygulanması gerekli olabilir.   

Düşük riskli MDS hastalarında ortalama yaşam süresi uzun yıllar olabilir. Ancak yüksek riskli hastalarda ise tedaviye vakit kaybedilmeden başlanması oldukça önem taşır. Her hastalıkta olduğu gibi MDS tedavisinin de hedefi tam iyileşmedir ancak bu çoğu kez mümkün olamamaktadır. Bunu sağlayacak tek tedavi yöntemi ise kemik iliği naklidir.

Kemik iliği nakli genellikle 65 yaş altı ve genel sağlık durumu uygun hastalara önerilir. Ancak ortalama tanı yaşı 65’in üzerinde olanlarda da bir seçenek olarak uygun hastalar için düşünülmelidir. Kemik iliği nakli birçok hastada; ileri yaş, eşlik eden diğer hastalıklar nedeniyle uygulanamaz.

Pratik olarak tedavide kullanılan ilaçlar, hastaların yaşam sürelerini uzatırken lösemiye ilerleme riskinde de azaltmaktadır.

Fakat bu ilaçların yanıt oranlarının %40-60 arasında değiştiğini, bir süre sonra hastalarda tedaviye yanıtsızlık olabileceğini de unutmamak gerekir. İlerleyen dönemlerde hastalar kan nakline bağımlı hale de gelebilirler.

Tedavi de temel amaç yaşam süresini uzatmak ve yaşam kalitesini iyileştirmektir.

MDS alanında günümüzde birçok klinik çalışma yürütülmektedir. Yakın bir gelecekte hedefe yönelik tedavilerin daha da geliştirileceği ve bu hastalığın tedavisinde önemli bir yol alınacağı da kesindir.