Futbolun büyüleyiciliği sadece hoşça vakit geçirmemizi sağlamasından değildir kuşkusuz.  Onun büyüsü; kazanma dürtüsü, kazanmak için gerekli birlik ruhu, planlama, dayanışma, performans, doğru taktik, destek, motivasyon ve elbette şans gibi insanı ve insan ilişkilerini belirleyen bir çok değerin daha doğru bir ifade ile yaşamın küçük bir kopyası olmasında saklıdır.  Bunun da ötesinde bu yaşam provasına katılmak isteyen herkese kapı açıktır. Hangi sosyal yapı veya ekonomik gelir grubundan olursanız olun bu oyuna katılmanıza – izleyici olarak bile olsa – engel bir durum yoktur.

Tıp fakültesini bitirdiğim 1988 yılının sonunda zorunlu hizmet yükümlüsü olarak Ağrı ili Merkez Murathan Köyü Sağlık Ocağına pratisyen hekim olarak atanmıştım. Mesleğimin bu ilk yıllarında yaşadığım sorunlardan biri çocukların aşılanmasındaki zorluklardı. Birlikte çalıştığım doktor arkadaşımla yaşadığımı hiç unutamam. Ekibimiz soğuk bir kış günü hava ve yol muhalefetine rağmen – ısı çoğu kez -40 C ve yollar kar yüzünden kapalı olurdu – çocukları aşılamak için zorlukla bir dağ köyüne ulaşmayı başarmıştı. Evlerin birinin avlusunda kocaman bir Beşiktaş bayrağı dikkatimizi çekti ve bu durum koyu bir Beşiktaş taraftarı ve futbolsever olan arkadaşımın çok hoşuna gitti. Sıra aşılamaya geldiğinde, evin sahibi hem futbol üzerine yaptığı sohbetin sona ermesinden, hem de çocuklarını aşılatmak konusundaki isteksizliğinden, gönülsüzce çocukları bayrağın olduğu avluda toplamış ve hemşire hanım da ilk çocuğun kayıtlarını almak için adama dönmüştü.

–       Çocuğun adı ne?

–       Ali.

–       İkincinin?

–       Feyyaz.

–       Ya üçüncünün?

–       Metin.

Şaşırıp kaldık.  Belki de Ağrı dışında hiç bir kenti görmemiş ve hayatında çıplak gözle hiç futbol maçı izlememiş birinin futbolseverliği karşısında hayrete düşmüştü.  Tam evi terk edeceğimiz sırada kundakta bir dördüncü çocuğun daha olduğunu fark ettik. Adamcağız, çocuk çok küçük olduğundan aşıya dayanamayacağını düşünmüş ve onu aşı ekibinden saklamaya çalışmıştı.  Aşı ekibinin uzun bir süre dil dökmesinden sonra ise çocuğun aşılanmasını kabul etmişti. Hemşire hanım adama dönüp yeniden sordu.

–       Bu ufaklığın adı ne?

Adam gururla yanıtladı.

–       Ferdinand.

İnanılır gibi değildi. Adamcağız son çocuğuna isim olarak o yıllarda Beşiktaş’ta oynayan İngiliz zenci oyuncunun adını koymuştu. Zaten nüfusa kaydı da olmayan çocuğa herkes ‘Ferdinand’ diye sesleniyordu.

İşte size futbolun büyüsü…

Futbolun yöneten-yönetilen ilişkisindeki rolü ile bağıntılı olarak sıkça yinelenen bir iddia, futbolun bir afyon olduğu ve yönetenlerin, yönetenilenleri futbol ile uyuttuğudur. Nitekim Portekiz diktatörü Salazar,  36 yıl boyunca ülkeyi Fiesta, Fado ve Futbol ile yönettiğini söylememiş midir?

Bana sorarsanız, futbolun bir afyon olduğunu iddia etmek biraz demode, haddini aşan hatta tamamen yanlış bir söylemdir.  Şimdi aşağıda yazılı dizelere bakın…

Futbolda eski kurdum

Fenerbahçenin forvetleri

mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken

ben

en ağır hafbekleri yere vururdum.

Futbolda eski kurdum

Santıradan alınca pası

çakarım

hop!

Beş numara top

Açık ağzından girer golkipin ağzına.

Bana mahsustur bu vuruş

futbol potinlerim

kurşun kalemimden öğrendi bu sanatı

o kurşun kalem ki

dokuz deliğinden vucudunuza tıktığı her mısra

işkembenizde taş!

Bu dizelerin sahibi Nazım Hikmet’tir. Futbolu seven bu adamın politik olmadığını söyleyebilir misiniz?

Peki, toplantı saatlerini dünya kupası saatlerine göre ayarlayan Avrupa’lı liderlere ne demeli?

Katalan FC Barcelona, Franko’cu Real Madrid ve Cumhuriyetçi Atletico Madrid rekabetinin temelinde ideolojik ve politik ayrılıkların olduğu birçok futbolseverin iyi bildiği bir gerçektir.

Dolayısıyla, Asya’da ve Avrupa’da birçok Galatasaray taraftarının olması ve takımımızı destekleyenlerin sayısının on milyonları bulması  ‘ futbolun sadece futbol olmaması ‘ ile ilişkilidir.

Futbolun sadece futbol olmadığını düşünüyorsak bir futbol takımının da sadece futbol takımı olmadığını kabul etmeliyiz. Ve doğal olarak, Galatasaray da sadece bir futbol takımı değildir.

Galatasaray’ın UEFA kupası finalini oynayacağı günlerdi.  Mesleki bir toplantı için Endonezya’ya gitmem gerekiyordu. Her tarafın sarı kırmızıya boyandığı o günlerde Kopenhag’a gitmek yerine Bali’ye gidiyor olmanın burukluğunu yaşıyordum. Maçın oynanacağı saatlerde Bali’de saat sabahın üçü olacaktı, acaba maçı seyredebileceğim bir TV kanalı bulabilecek miydim, maçın sonucunu hemen öğrenebilecek miydim?

Endişelerimin kaybolması uzun sürmedi.

Bali’ye ayak basar basmaz bize rehberlik edecek olan Süleyman isimli yerli, Türk olduğumuzu öğrendiğinde, gruba Galatasaray’ın ne durumda olduğunu sordu. Bu merak başlangıçta beni o kadar da şaşırtmadı, ne de olsa Galatasaray artık dünyanın her köşesinde tanınıyordu ve grup ile iletişim açısından, bir rehber için biraz Galatasaray’dan söz etmek iyi bir başlangıçtı.

Ancak ilerleyen saatlerde olayın o kadar da basit olmadığını anladım. Süleyman, akşam yemeği için gittiğimiz restoranda yanıma yaklaştı ve çok da iyi olmayan İngilizcesi ile Hakan Şükür’ün ne durumda olduğunu, Fatih Terim’i, Hagi’yi sordu. Biraz şaşırmıştım. Gerçekten de Galatasaray ile ilgili birçok ayrıntıdan haberdardı. Sohbet ilerledi ve tabii arkadaşlığımız da. Final maçının Endonezya’da da naklen yayınlanacağını,  maçın yerel saatle sabahın üçünde olmasının bir önemi olmadığını, maçı birçok Endonezya’lının seyredeceğini söyledi. Sohbetin bir yerlerinde oturduğumuz loş restoranın dışına çıkmamızı,  bir şey göstermek istediğini belirtti. Birlikte dışarı çıktık ve bana iyi aydınlatılmış restoranın dış kapısında üzerine giydiği uzun T-shirt’ün ucuna taktığı minik bir Galatasaray rozeti gösterdi. Şaşkınlığım artarak sürüyordu.  Rehberimiz Süleyman, İstanbul’dan milyonlarca kilometre uzakta, üzerinden hiç çıkartmadığı bir Galatasaray rozeti ile dolaşıyordu. O kadar etkilenmiştim ki rozeti nereden bulduğunu bile sormak aklıma gelmedi, o da anlatmadı.

“Eğer” dedim, “Galatasaray, Arsenal’i yener ve kupayı kazanırsa sana yanımda getirdiğim Galatasaray formasını armağan edeceğim”.

Bali’de kaldığımız otelde maçı topluca seyredebileceğimiz bir salon ayarlamayı başardık. Maç akşamı hiç uyumadım. Saat 01.30’da üzerimde Galatasaray forması ile salona indiğimde ortalıkta kimseler yoktu. Beni gören resepsiyon çalışanları gülüştüler, aralarından biri yanıma yaklaştı ve Okan’ın oynayıp oynamayacağını sordu. Tatil köyündeki gece bekçileri ve resepsiyon çalışanları ile Galatasaray’dan söz edip maç saatini beklemeye başladık.  Nihayet yayın başlamış ve diğer Türklerle birlikte TV salonunu doldurmuştuk. Önce uzun bir süre Erman Toroğlu kılıklı birinin anlamadığım bir dilde maç hakkındaki yorumlarını, Galatasaray ve Arsenal’in önceki turlarda oynadığı maç özetlerini seyrettik. Söylenenleri anlamıyordum ancak aralarda Popescu, Şükür, Hagi, Terim gibi sözcükleri ayırdedebiliyordum. Sonunda maç başladı ve TV salonu Endonezyalı otel çalışanlarının da katılımı ile küçük bir stadyuma dönüştü.  Maç sırasında yaşanan heyecan ve sonrasındaki sevincin Kopenhag’dan, İstanbul’dan ya da dünyanın her hangi bir yerinde yaşananandan farkı yoktu. Maç sonunda sevinçle odamıza dönerken karşılaştığım genç İngiliz çifti unutamıyorum. Muhtemelen maçı seyretmek için gecenin o saatinde ayakta olan adam, üzerimdeki formayı gördüğünde yüzünü buruşturarak  “Gala” diye mırıldanmıştı.

Ertesi gün toplantı salonuna çok şık ve ciddi giyimli birçok meslektaşımın arasında Galatasaray forması ile girdim ve çok alkış aldım. İtalyan katılımcılar beni kutlayıp forma ile fotoğrafımı çektiler, orta yaşı geçmiş bir İtalyan bayan 9 numaralı formamı göstererek “ Şükür? “ diye sordu.

Ve gün, akşam Hard Rock Cafe Bali’deki eğlenceli forma devir teslim töreni ile son buldu.  Süleyman’ın üzerinde Galatasaray forması ile Avrupalıların arasında “beyaz adam”ı mağlup etmiş bir komutan edasıyla dolaşmasını asla unutamam. Sadece o görüntü bile futbolun sadece futbol ve Galatasaray’ın ise sadece bir futbol takımı olmadığının açık bir göstergesiydi.

Süleyman’ın en büyük hayali bir gün İstanbul’da bir Galatasaray maçı seyredebilmekti.

Bu hayal gerçek olur mu bilmem, ancak bildiğim bir şey futbolun sadece futbol olmadığı gerçeğidir.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir