Geçtiğimiz günlerde tedavi sonrasında tamamen sağlığına kavuşan eski bir lösemi hastamızdan bir mektup aldım. Mektupta yazanlar, hastaların takibi sırasında doğru yapıyoruz sandığımız bir çok şey konusunda yanıldığımızı, yıllar öncesinde “hastalık yok, hasta vardır” diyen Hipokrat’ın halen haklılığını sürdürdüğünü açıkça gösteriyordu.
Sevgili Sevcan mektubunda diyordu ki;
Kanserin genelde sebepleri arasında sinir ve stres de belirtilir, ‘kanser oldum’ dediğinde insanlar hemen geçmişte üzüldüğün bir şeyler olduğunu varsayarlar ve ona yorarlar. Heh, işte ben bu tez için kesinlikle anti tez olarak yaratılmiş bir hastayım. Hani sanki insanların yüzyıllardır süregelen bu önyargısını yıkmak için bir hasta seçilmesi gerekmis ve en üzülmeyecek kişi kim olabilir diye bir düşünmüşler ve o “ben” olmuşum gibi…”
Bu cümleler, ‘moralini sağlan tut’ öğütleri ile tedavi edilmeye çalışılan hastalar için yazılmış sanki. “Moralini sağlam tut” zorlaması, hastaların yaşadıkları o büyük travmaya, onca sıkıntı, korku ve endişeye bir de ‘moralimi sağlam tutmalıyım’ kaygısı ekliyor. Bu konuda yapılan bilimsel çalışmaların hiç biri tek başına stres faktörünün kansere neden olduğunu, stresli olanların tedaviye daha kötü yanıt verdiğini ikna edici bir biçimde gösteremedi.
Ülkemizde bu inanış, neden bilmiyorum ama çok güçlü ne yazık ki. Mesela başka bir dilde ‘ beni kanser ettin’ diye bir deyim var mıdır, bilmiyorum.
Oysa kanser tanısı alan hastaların o dönemde yaşadıkları travmayı, üzüntüyü, kızgınlığı rahatça yaşamalarına olanak sağlamak lazım.
Sevcan’ın mektubuna geri dönelim…
O dönemlerimde içime kapanmıştım.  Ama bunun yaşadığım buhranla bir alakası yoktu. Sadece ben hastalik sürecimi Gloria Gaynor’dan “I will survive” tadında yaşayacağım sanırken birden Mahsun Kırmızıgül’den “yıkılmadım ayaktayım” klibinde bulmuştum kendimi.
Yani Sevcan, bizim hastalardan beklediğimiz gibi cesurca, korkmadan bu süreci geçiremediğini söylemeye çalışıyor belki de.
“Metin olmalısın, cesur olmalısın” sözleri kanserli hastalara en çok söylenen sözlerdendir. Oysa metin olmak o kadar kolay mı?
Sevgili Sevcan hastalık sürecini bizim varsayımlarımızın, “öyle olması gerekir” ön yargılarımızın tam tersine yaşamış.
Sağlık çalışanları ile ilişkisi ve onları değerlendirmeleri de her şeyi yeni baştan düşünmemiz gerekliliğini gösteriyor.
“… nedense hastanede tanışmamam gereken bir insan gibi gelmisti. Sanki Starbucks’ta kasa sırası beklerken, yanlışlıkla önüne geçtiğim, sonra farkettiğimde ‘yo yo siz buyrun lütfen’ diye yerini feda eden tatlı kadındı. Ya da ne bileyim D&R’da ayni kitaba elimizi uzattığımız, hafiften mahcupça gülümsediğimiz birisi de olabilirdi… Ama hastanede beni tedavi eden biri olamazdı…
Söz ettiği hekimin neden onun hekimi olamayacağının ipucu şu cümlelerinde saklıydı aslında.
Audrey Hepburn filmlerinden bahsettik, hayranlığımı görünce beni kortizondan şişmiş patates suratımla Audrey Hepburn’e benzetti. O sırada merhum Audrey Hepburn muhtemelen mezarında ters döndü 
Mesaj çok açık değil mi? Bana, ne kadar acıtırsa acıtsın, yalan söylemeyin.
Onun hissettikleri elbette çok “subjektif” olabilir. Ancak yazdıkları tıpta hastalık bulgularının, klinik, laboratuar ve radyolojik verilerin arasına saklanan, kimi zaman belki de ‘profesyonel deformasyon’ nedeniyle göremediğimiz, hastalıktan tamamen bağımsız “bireysel” farklılıkların önemini bize hatırlatıyor.
Günümüzde çağdaş tıp uygulamaları bile bu bakış açısıyla yeniden tartışılıyor. Elbette ‘kanıta dayalı tıp bilgisi’ önemli ama bireysel farklılıklar da bir o kadar önemli. Yüzlerce hastanın verileri kullanılararak elde edilen genel doğrulardan  yola çıkmanın sakıncaları olduğunu, hekimlerin konfeksiyon satan değil, elbise diken terziler gibi olması gerektiğini söyleyenler var. Tabii, modayı izlemeden, yani güncel gelişmeleri bilmeden iyi terzi olunamayacağının da farkında olarak.
İşleyen bu süreçte sevgili Sevcan’ın ve onun gibilerin bize öğreteceği çok şey var. Söylediklerine mutlaka kulak vermeliyiz.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir