HBO’nun 5 bölümlük yeni dizisi Çernobil nükleer tehlikeyi yine gündemimize getirmeyi başardı. Johan Renck’in yönetmenliğini üstlendiği, HBO’nun 5 bölümlük yeni mini dizisi, insanlığın bitmek bilmez hırsını ve zavallılığını da gözler önüne seriyordu.

Dizinin abartılı olduğunu söyleyenler çıktı ancak Çernobil Nükleer santralinin olduğu Pripyat şehri, günümüzde  1986 yılında terk edildiği haliyle halen orada bir korku abidesi gibi duruyor, insanlığa bir uyarı gibi.

Bu diziyi izlerken aklıma radyum veya Waterbury kızları olarak bilinen bir başka radyasyon faciası geldi.

Waterbury aslında bir saat markasıydı ve yirminci yüzyılın başında kadranları geceleri parlayan saatleriyle çok meşhurdu. Çünkü Waterbury saatlerinin kadranları radyum ve çinko tuzlarından hazırlanmış bir boya ile boyanıyordu. Bu boya sayesinde kadranlar geceleri yemyeşil parıldıyordu.

Saat kadranlarını ise Waterburry kızları ismi verilen ve yaşları 20 civarındaki genç kızlar boyuyorlardı. Bu kızlar için yaptıkları iş son derece eğlenceli ve hatta oldukça kazançlı bir işti. Tüm yaptıkları tüm gün boyunca önlerine gelen saatlerin kadranlarını boyamaktı.

Radyumun karanlıkta parıldayan o muhteşem yeşili ilk kez Marie ve Pierre Curie çiftini büyülemişti.

Bayan Curie not defterine şunları yazmıştı.

““En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”

Aslında Waterbury kızlarının saat kadranlarını boyadığı yıllarda radyum, özellikle Fransa ile İngiltere’de ve başta kozmetik olmak üzere bir çok alanda çok sık kullanılıyordu.

Gece kremleri, rujlar, diş macunları, cilt sabunları, aklınıza gelen ne varsa radyoaktif katkı malzemeleri ile insanların pırıl pırıl  parlamalarına neden oluyordu.

Waterburry kızları, böyle bir dünyada haftada 18 dolara saat kadranlarını boyuyor, mesai sonunda da artan boyaları yüzlerine, dişlerine, saçlarına sürüyor ve akşam arkadaşları ile buluştuklarında ışıltılarıyla ayrıcalıklı bir yer ediniyorlardı.

Sonra bu kızlarda önce kansızlık ortaya çıktı. Kemik kırıkları, vücutlarında kitleler görüldü. Tarih 1924 yılını gösterdiğinde bu kızlardan 7 tanesi yaşamlarını yitirmişti. Yaşayanlar ise kemiklerinde kırıklar, kanser, aplastik anemi gibi ciddi kemik iliği hastalıkları ile boğuşmaya başladılar.

Şüpheli ölümlerin artması üzerine Harvard Tıp Fakültesinden bir grup bilim insanı konuyu araştırmaya başladı. İlk bulgular inanılmazdı. Kızların üzerinde çok yüksek miktarlarda radyum mevcuttu. Hatta bu element, öldükten yıllar sonra mezarları açılan zavallı kurbanların kemiklerinde yüksek miktarlarda var olmayı sürdürüyordu. Bilim insanları bu zavallıların nefeslerinde radyoaktif radon gazının varlığını gösterdiler.

Bulgular netti ve ünlü Journal of American Medical Association (JAMA)  dergisinde bir makale olarak 1925 yılında yayınlandı. Makale bitmemiş bir çalışmanın ön sonuçları niteliğindeydi. Makalede iyi tanımlanamayan ancak “Radium (Mesothorium) Necrosis” olarak isimlendirilen bu durumun özellikle kemik iliğinde yarattığı hasarla ilişkisinden söz ediliyordu. (JAMA. 1925;85(23):1769-1776)

Waterburry kızları saat firmasını mahkemeye verdiler, tazminat istiyorlardı. Ancak dava çok uzun sürdü ve üçüncü yılının sonunda sadece 10.000 dolar bir tazminat, ölene kadar mütevazi bir maaş ve sağlık giderlerinin karşılanmasını sağlayabildiler.

Radyum kızları, insanın sınır tanımaz kazanç hırsını ama bu gözü dönmüşlüğe karşın aslında doğa karşısındaki zavallı halini gösteren iyi bir örnek olarak tarihe geçti.

NOT: Meraklılarına konu ile ilişkili www.acikbilim.com adresindeki enfes makaleyi okumalarını öneririm.

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir