Faz III çalışmaları henüz FDA ve EMA gibi dünyada kararları önemsenen sağlık otoriterlerinden kullanım onayı almamış ilaçların denendiği çalışmalardır. Ülkemizde son yıllarda yürüyen Faz III klinik çalışma sayılarında büyük artış oldu.

Türkiye açısından bu çalışmalara katılımımız önemli. Çünkü klasik tedavi ile sağıtılamamış hastalar için bu yeni ilaçlar büyük umut kaynağı ve hastalar bu çalışmalar sayesinde yeni ilaçlara ücretsiz olarak ulaşabiliyor.

Bu çalışmaların ikinci yararı ise ülkemizdeki klinik çalışma kültürünün gelişmesine katkı sağlıyor olmaları.

Bu işin bir tarafı, bir de öteki tarafı var.

Sözünü ettiğim Faz III çalışmaların hiçbirinin tasarlanması sırasında biz ve benzeri ülkelerden çalışmaya katılan merkezlerin fikri alınmıyor.

Yani üst akıl bu çalışmaları çoklukla Kuzey Amerika, daha az olarak ise Avrupa’da planlıyor ve bizlerin önüne koyuyor.

Üst akıl sadece Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki akademik merkezlerden oluşmuyor, üst akıl derken aynı zamanda ve hatta daha ağırlıklı olarak ilaç endüstrisini kastediyorum.

Projelerin klinik öncesi, Faz I ve II çalışmaları gelişmiş batı ülkelerinde tamamlanıyor ve daha sonra Faz III aşamasında Kuzey Avrupa ve Batı Avrupa ülkelerinin yanısıra bizim gibi ülkelerin de önüne geliyor.

Ne de olsa Faz III çalışma sonucunda doğru sonuç alabilmek için yeter sayıda hastaya gereksinim var. Türkiye’de çalışmaları merkezlere getirenler uluslararası ilaç firmalarının Türkiye ayakları.

Peki bu çalışmaların yapılacağı merkezler nasıl seçiliyor?

Çoğunlukla yüksek hasta potansiyeli olan, ilaç firmaları ile ilişkileri iyi, reçete gücü ve/veya akademik tanınırlığı yüksek olan merkezler çalışmalara alınıyor. Hem kamu hastaneleri, hem de özel hastaneler çalışma yapabiliyor.

Faz III çalışma sonuçları yayınlanırken entelektüel sürecin hiç bir noktasında yer almayan bu yürütücülerin isimleri de çalışmalarda yer alıyor.

Bir zaman sonra merkezlerin önüne konulan bu çalışma ilaçları o çalışmacıların kendi ilaçları oluveriyor ve “biz bu çalışmayı yaptık” benzeri söylemlerle entelektüel yaratım sürecinde yer almadıkları bu ilaçlara sahip çıkıyor ve içselleştiriyorlar.

İlaç bir gün onay alıp artık reçete edilebilir noktaya geldiğinde ise bu araştırmacılar zaten ilacı kullanmaya dünden hazır halde bekliyor oluyorlar.

Literatüre bakın, bu çalışmalara “seeding trial” veya “yemleme çalışma” ismi veriliyor.

Peki bunun ne zararı var mı?

Bu soruya yanıt verememem, emin değilim çünkü ancak daha fazla özgün ve entelektüel tasarımı bize ait çalışma yapmamız gerekmez mi diye  sormadan da edemiyorum.

Tıp alanında Türk akademik grupları olarak literatüre kattığımız çok az ortak çalışmamız var, bu konuda Yunanlıların, Çeklerin, Polonyalıların bile gerisindeyiz.

Tartışma aslında sadece Türkiye ile sınırlı değil, gelişmiş batı ülkelerinde de akademi büyük ölçüde ilaç endüstrisinin elinde bulunuyor.

Onlarla uzlaşmadan büyük klinik çalışmalara girmenin neredeyse imkanı yok.

Türkiye’de özgün çalışma yapılamamasının bir nedeni de o aslında.

Ülkemizde ilaç sektörü yurt dışından kendi ilaçları ile ilgili yürüyen Faz III çalışmaları Türkiye’ye getirmek konusunda gösterdiği iştahı ülkemizde yapılacak özgün çalışmaları desteklemek konusunda hiç göstermiyor.

Daha bitmedi.

2013 yılında tüm dünyada yayınlanan ve açık erişimi mümkün olan bilimsel tıbbi makale oranı sadece %10. Yani siz sadece %10 makaleye ücretsiz erişiyorsunuz ve geriye kalan %90 makale için ücret ödemeniz gerekiyor.

Peki bu durum neden böyle?

Çünkü siz eğer yazdığınız makalenin herkese açık erişim sağlamasını istiyorsanız en başta yayıncıya ciddi bir ücret ödüyorsunuz. Eğer bu ücreti ödeyecek paranız yoksa yayıncı erişimi kısıtlıyor ve makalenizi okumak isteyenler kendi ücretlerini ödemek zorunda kalıyor.

Peki tahmin edin hangi çalışmalara erişim ücretsiz, yani en baştan yüklü paralar ödenmiş. Elbette ilaç sektörünün yönlendirdiği çalışmalar.

***

Günümüzde çok az sayıda bilimsel makalenin – yaklaşık % 10 – açık erişimi var. Bu makaleler sponsorlu makaleler, yani birileri bu makalelerin açık erişimli olabilmesi için en başından yayıncıya büyük paralar ödüyorlar.  

Eğer bir bilimsel makalenin sponsoru yoksa o zaman makaleye erişmek isteyen kişi için pamuk eller cebe.

Peki tıp alanında bu sponsorlar kim?

Çoğunlukla ilaç endüstrisi.

Peki ilaç endüstrisi hangi makalelerin açık erişimine sponsor olur dersiniz?

Yanıtı kolay bir soru, tabii  işine gelenlere…

Cambridge Üniversitesinde görevli matematikçi Timothy Gowers bir süre önce  Elsevier yayınevinin bilimsel makalelerini boykot hareketi başlattı.

Gerekçesi yukarıda andığıma benzer gerekçelerdi.

Gowers’a göre yayınevi makale erişimi için kullanıcıdan yüksek ücretler talep ediyor, bilgiye yansız erişimi engelliyordu.

http://thecostofknowledge.com isimli web sayfasından bu boykota bu güne dek 16.000 üzerinde bilim insanı katıldı.

Aslında işin özeti şuydu;

Paranıza kıyamazsanız – bu çok anlaşılır – sadece sektörün finanse ettiği açık erişimli yayınlarla yetinmek zorundasınız. Yani yönlendirilmeyi kabul edersiniz.

Ben Goldacre, İngiliz bir bilim insanı ve popüler bilim yazarı.

“Bad Science” isimli kitabı çok büyük yankı uyandırmıştı. Kitap gerçek bir özeleştiri, bir çeşit günah çıkartmaydı.

Dr. Goldacre’ın “TedTalks” konuşması da tıpkı kitabı gibi çağdaş tıbbın sorunlarından  birine dikkat çekiyor.

Bu konuşmadan satır başlarını bir kez daha paylaşmak istiyorum şimdi.

“… Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinin önsezi yetisi olduğuna ilişkin kanıtlar bulduğunu iddia etti ve araştırmasının sonucu hakemli bilimsel dergilerden birinde yayınlandı. Bu makaleyi okuyan insanların çoğu ilginç ama bence bu tamamen rastlantısal, çıkan sonuç tamamen şansa bağlı diye düşünebilir… nitekim birkaç farklı bilim insanı, bu önsezi deneyini tekrar etti ve tamamen farklı olan bulgularını yayınlamak istedi. Ancak yazdıkları makaleleri, daha önceki çalışmayı yayınlayan dergiye ilettiklerinde dergi “Hayır, biz tekrar edilen çalışmaları yayınlama konusunda istekli değiliz. Herhangi bir şey bulmayan makaleleri yayınlamıyoruz.” dedi…”

Yapılan bilimsel çalışmaların tekrarlanabilir olmaması, yani her seferinde benzer sonuca ulaşılamaması bir diğer önemli sorun.

Mesela bir çalışmada etkili bulunan ilaç bir diğer çalışmada etkisiz bulunabiliyor ve siz de muhtemel açık erişimli olan yazıyı okuyup ilacı etkili sayıyorsunuz. Çünkü sponsor için “etkili ilaç” makalesi daha “yarayışlı” bir makale.

Dr. Goldacre’ye kulak vermeye devam edelim.

 “Mart 2012’de … Nature dergisinde bir makale yayınlayarak, kanser hastalığının potansiyel tedavi hedeflerine ilişkin 53 adet temel ama basit bilimsel çalışmayı tekrar etmeye çalıştıklarını aktardılar. Bu 53 çalışmadan sadece 6 tanesi başarılı bir şekilde tekrar edilebildi.”

Ne demek bu? Bu demek ki, tam 47 çalışma tekrarlanamamış, yani tekrarlandığında farklı sonuçlar çıkmış.

Bilim dünyası için bundan daha büyük bir sorun olabilir mi?

Özgür, bağlantısız, gerçek bilim insanları bu büyük sorunun farkında ve çözüm olarak “olumsuz” sonuçların da yayımlanabilmesi konusunda akademinin cesaretlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Yeniden Goldacre’ye kulak verelim.

Eğer, 100 defa yazı tura atsam ve bu 100 atışın yarısının sonuçlarını sizden saklasam elimdeki paranın her zaman tura geldiğine sizi ikna edebilirim. Ama bu elimdeki paranın iki yüzünün de tura olduğu anlamına gelmez. Bu, benim fırsatçının biri olduğumu, sizin de buna izin verdiğiniz için ahmağın biri olduğunuzu gösterir”.

***

Goldacre’ye kulak vermeye başlamıştık, devam edelim…

Eğer bir çalışma yapsam ve bu araştırmada ortaya çıkan sonuçların yarısını saklasam, haklı olarak beni yaptığım araştırmaya hile karıştırmakla suçlardınız. Ama, ne tuhaftır ki, eğer biri 10 ayrı araştırma yapıp, bunlardan sadece istedikleri sonucu gösteren beş tanesini yayınlarsa bunu araştırmaya hile karıştırmak olarak algılamıyoruz. Çünkü o zaman bunun sorumluluğu çok sayıda insana dağılıyor, bir sürü araştırmacı, akademisyen, endüstri sponsorları, dergi editörleri. Bir şekilde bunu daha kabul edilebilir hale getiriyoruz, ama bu durumun hastalar üzerindeki etkisi korkunç.”

Ben Goldacre’ın dediklerini açalım biraz.

Herhangi bir X ilacının Y hastalığı üzerindeki etkisini test etmek için bir çalışma yapıyorsunuz ve ilacın etkisiz olduğunu görüyorsunuz. Diyorsunuz ki, X ilacı Y hastalığında etkisiz. Bunu yazı haline getirmiyorsunuz çünkü çekici bir sonuç değil bulduğunuz.

Veya yazı haline getiriyorsunuz ancak yolladığınız derginin editörü veya hakemleri bu bulguları yayınlanmaya değer bulmuyor ve yayınlamıyor. Elde ettiğiniz bilgi sadece sizin sahip olduğunuz bir bilgi olarak kalıyor. Geçtiğimiz sayıda örneğini vermiştim.

Bu sırada başka bir araştırmacı grubu X ilacını Y hastalığında yeniden deniyor ve sizden farklı olarak ilacı etkili buluyor. Bu sonuç dergiler için daha çekici kuşkusuz. Bu bulgunun yayınlanabilme olasılığı daha yüksek.

Diyelim ki yazı hakemlerin denetiminden geçiyor, uygun bulunuyor, editör kabul ediyor ve makale yayınlanıyor.

Şimdi siz sıradan bir hekim olarak Y hastalığını tedavi etmek için literatürü tarıyor ve X ilacının etkili olduğunu gösteren bu makaleye ulaşıyorsunuz.

Soru sormanın zamanı.

Elde iki çalışma var, biri etkisiz olduğunu gösteren ve yayınlanamayan bir de etkili olduğunu gösteren ve yayınlanan. Hekim olarak siz Y hastalığı olan hastaya X ilacını vermekle doğru mu yoksa yanlış mı yaptınız?

Bu noktada yeniden altını çizerek şu bilgileri de eklemem lazım.

Dünyada tedavi amaçlı molekülleri geliştiren akademi değil ilaç firmaları…

Bu moleküller ilaç olsun diye klinik çalışmaları düzenleyen yine aynı ilaç firmaları…

Bu çalışmaların nasıl yürütülmesi gerektiğini akademinin önüne koyan da bu ilaç firmaları…

Kongrelerde dev panolarda yeni kullanım onayı alan ilaçların reklamları.

Bir ucundan bir ucuna yürümesi neredeyse yarım saati bulan devasa bir kongre salonları…

Dev kongre salonları yetmezmiş gibi kongre merkezinin etrafında yer alan beş yıldızlı lüks otellerde ilaç firmalarının düzenlediği uydu toplantılar, sempozyumlar.

Sayıları bazen on binleri bulan asistan, uzman, akademisyen, klinisyen, temel bilimci, sağlık çalışanından oluşan kongre katılımcıları…

Kongre servis otobüslerinde bile yayın yapan kongre TV’ler…

Kongreye sponsor olarak katılan, sayıları dünyanın büyük kongrelerinde 300’ü aşan ilaç firmaları…

Kongrelerin bir gün öncesinde sadece ilaç firmalarının ağırlıklı olarak ürünlerini hekimlere tanıttığı “sponsorlu” bilimsel toplantılar.

Bir kaç aylık sağ kalım avantajı yaratan  onlarca yeni molekül, yüzlerce yeni bilgi, binlerce doküman, makale, sanal ortamda onlarca web sayfası…

Milyarlarca, trilyonlarca doların döndüğü devasa bir sektör…

Bu üç yazıyı yazmaktaki amacım klasik tıbba inanan bir hekim olarak güvensizlik yaratmak değil tabii

Ama sıradan bir birey olarak şu soruyu sormaya hakkım yok mu?

“Akademi” bu sürecin neresinde? 

***

Antony Barnett bir gazeteci ve insan hakları savunucusu. Onun Guardian’ın “Observer” ekinde 2003 yılında çıkan yazısı tam bir şok etkisi yaratmıştı. 

Makalenin tam ismi “How drug firms ‘hoodwink’?” idi: Türkçesi, “İlaç firmaları nasıl ‘aldatıyor’?”

Barnett’a göre bilimsel tıp dergilerinde yayımlanan makalelerin neredeyse yarısı “ghostwriters” yani “hayali yazarlar” tarafından yazılmaktaydı. Bu makalelere sonradan hekim isimleri eklenmekte ve sanki isimleri eklenen yazarların çalışmaları gibi sunulmaktaydı.

Üstelik çok güvendiğimiz bilimsel dergilerde bu genellemeye dahildi.

Tıp dünyasındaki saygınlığı su götürmez olan The New England Journal of Medicine dergisi, bir kalp ilacının etkinliğinin rapor edildiği çalışmayı geri çekmek zorunda kalmıştı. Gerekçe makalenin yazarları arasında yer alan Alman kardiyolog Dr. Hubert Seggewiss’in çalışmadan haberi olmamasıydı.

İnanılır gibi değildi, ünlü bir dergide yayınlanan önemli bir bilimsel çalışmanın yazarları arasında adı geçen bir bilim insanı isminin çalışmaya eklendiğini bilmiyordu!

Anthony Barnett o eski ama unutulmaz yazısında, mide ilaçlarından birini konu alan bir yazıdan da söz ediyordu. Önemli tıp dergilerinden birinde yayımlanan söz konusu çalışmada katkılarından ötürü̈ teşekkür edilen hekimin aslında ilacı pazarlayan firmanın kadrolu bir yazarı olduğu anlaşılmıştı. Bu örnekleri çoğaltmak çok mümkün, ancak son yıllarda daha az yapıldığını – yapılabildiğini de eklemem gerekir.

Çünkü bilim dünyası elbette ki konuya duyarsız kalmadı. Bir çok bilimsel dergi bir özeleştiri sürecine girdi. Artık makale yazarlarının tümünden ayrı ayrı onay alınarak makaleler basılıyor.

Peki “hayalet yazarlar sorunu çözüldü mü?

ABD senatörlerinden Senatör Charles E. Grassley, 24 haziran 2010 tarihinde Senatoya bir rapor sundu.

Senatör raporunda ismini anmayacağım bir ilaç firmasının kendi hormon ilacı ile meme kanseri arasındaki ilişkiyi değerlendiren bir makale yazdırmak için  bir tıp iletişim ve eğitim şirketi, DesignWrite Inc. (DesignWrite) ile anlaştığını ve makaleye daha sonra bazı “akademi” mensuplarının da ismini yazar olarak ekleyerek bilimsel bir dergide yayınlattığını belgeleri ile kanıtladı. “Grassley, Charles, ed. (June 24, 2010). “Ghostwriting in Medical Literature” (PDF). Minority Staff Report,111th Congress,United States Senate Committee on Finance. Washington, DC. Retrieved 2010-07-11.”

Yani sorun halen sürüyor.

Kesin olan “bilimin ilerleme sürecinde” bilimsel çalışmalardan, yapılan bu bilimsel çalışmaların yayımlanmasından vazgeçilemeyeceğidir.

Günümüzde tıbbın ve insan sağlığının alınıp satılabilir bir “meta” haline gelmeye başladığı doğrudur ancak bilimsel yöntemin doğruluğuna olan inancın yitirilmemesi önemlidir.

Bir molekülün ilaç olma maliyetinin çoğu kez bir milyon dolar sınırına ulaştığı düşünülürse bilimin yoldan çıkarılmaya çalışılmasına şaşmamak gerekir.

Peki ne yapmalı?

Aziz Sancar’a “insanlık için ne yaptın” diye sorsanız yanıtı tektir.

“Sirkadian ritm ve DNA tamiri.”

Einstein’a sorarsanız benzer yanıtı alırsınız.

“ E = mc2

***

Bilimsel çalışma neden yapılır?

Bilinmeyene ulaşmak için, merak için, anlayabilmek için…

Umuyorum okurlarımın tama yakını Orhan Bursalı’nın “Aziz Sancar ve Nobel’in öyküsü” isimli kitabını okumuştur.

Ne diyor Aziz Sancar, yıllarca üzerinde uğraştığı bilinmezi bilinir kıldığında? “Tanrım dedim” diyor “bunu bir tek sen ve ben biliyoruz.”

Bilinmeyeni bilinir kılmanın tanrısal gücü.

İnatla ve ısrarla ve bilimsel makale sayısı, akademik terfi, saygınlık, yüksek h indeksi gibi “havalı” şeylere aldırmadan bir bilinmezin peşinde koştu Sancar.

Bilimsel çalışmalar “h” indeksini yükseltmek için, statü için yapılmaz. Bilim insanı bir konuda bir bilinmezin peşine takılır, onu düşünür, onunla yaşar. Bu arada yazılar artar, atıflar artar, “h” indeksi yükselir. Ama varsa yoksa o bilinmeze olan meraktır hepsinin toplamı.

Sancar 101 olan h indeksine bu bilinmeze merakı sayesinde ulaştı.

Prof. Dr. Tevfik Akoğlu benim akademik yaşamımda örnek aldığım ender insanlardan biridir. Bana bir hikaye anlatmıştı.

Basel’de çalıştığı immünoloji laboratuvarında yıllarca bir türlü yayın çıkaramayan ama sabah-akşam demeden laboratuvardan çıkmayan birinin hikayesiydi bu. Söz konusu kişi bu uzun sessizliğinin sonunda bir “Nature” yazısı yapmış ve izleyen yıllarda da aynı konuda birbirini izleyen çok önemli bilimsel çalışmalara imza atmıştı.

Son sayılarımızda yüksek “h” indeksi olan bilim insanlarımızı yayınladık. Tümüne büyük saygı duyuyorum ancak bir soruyu sormadan da edemiyorum.

“h” indeksi çok şey ama acaba her şey mi?

İki önemli nokta dikkatimi çekiyor;

İlki onlarca yazarın olduğu uluslararası çalışmalarda – ki bunlar çok yüksek sitasyon alıyorlar – güçlü ilişkilerini kullanarak yer almak ve “h” indeksini yükseltmek.

İkincisi standart bir laboratuvar düzeneği kurup farklı konularda aynı düzeneği kullanarak bir çok farklı çalışma yapmak ve “h” indeksini yükseltmek.

Oysa inanıyorum ki, araştırmacı bir konuya odaklanıp peş peşe uğraştığı konu ile ilişkili olarak yeni çalışma ve işbirliği olanakları yaratmalıdır.

Yani tek bir konuda ve ona odaklanarak çalışmalıdır.

Bir hekim çok kazanan bir muayenehaneyi işleterek, yoğun ders anlatarak, iki haftada bir kongrelerde boy göstererek arada sırada da çok merkezli çalışmalara hasta vererek, yanında çalışan hekimlerine “haydi şimdi bir de şu hastalıktan olan hastalarımızı dökelim bakalım ne çıkar bunlardan” diyerek – “h” indeksini ne kadar yükseltirse yükseltsin – bilim insanı olamaz.

Birbiri ile ilişkisiz konularda ve farklı hastalıklarda devamı olmayan çalışmalar yapmak veya bir biçimde – Faz III çalışma uygulayıcısı vb. – çok farklı alanlardaki çalışmalarda yer alarak “h” indeksini yükseltmeye çalışmak bilim insanlığı değildir.

Bilim insanının iyi soru soran, iyi gözlemleyen, meraklı, araştırmacı, sabırlı, kararlı, nesnel, sorgulayıcı, belli bir alanda uzmanlaşmış, güncel, tarafsız, iyi ahlaklı ve dahası “adanmış” olması gerekir.

Bilim tarihi bütün bu özellikleri taşıyan, ömrünü gerçeği bulmaya adamış ama sonunda ne yazık ki yanılmış veya hiç bir sonuca ulaşamamış onlarca “gerçek” ama tanınmayan bilim insanı ile doludur. Ancak bu bilim insanları sayesinde başka bilim insanları bu deneyimlerden yararlanarak çok  önemli buluşlara ulaşabilmiştir.

Bilim insanı olmanın tek kriteri “h faktörü” değildir.

Devlete ait büyük üniversitelerde rektörlük seçimi gibi gündelik üniversite içi mikro siyaset yapan bilim insanları ile, dört duvar şeklinde yeni kurulmuş devlet üniversitelerinde kolayca akademik ünvanlar kazanan kişilerle, “para kazanmak” odaklı özel üniversitelerde kolayca akademik yükseltmeler yapıp vasıfsız elemanları pazarlamaya çalışmakla bilim insanı yetiştirilebilir mi?

***

Basit bir soru soralım.

Ciddi bir bilim insanı bir yıl içinde kaç bilimsel yayın yapabilir ve kaçını saygın bilim dergilerinde yayınlayabilir.

Belki yanıtlamanıza yardımcı olabilir diye bir ipucu vereyim.

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar, Koç Üniversitesinde yaptığı konuşmada yanına 6 aylığına gelen bir doktora öğrencisinin ısrarla bir bilimsel çalışma yapmak isteğinden söz ederken şunları söyledi.

“Ne kadar heyecanlıydı, dur bir kızım dedim, 6 ayda öyle hemen çalışma filan olmaz.”

Evet yanıtınız nedir?

Bir bilim insanı yılda kaç çalışma yapabilir, iki çalışma, 3, 5, 10..?

Türkiye’de bir yıl içinde 30’a yakın bilimsel çalışmada ismi olan tıp insanları biliyorum. Yani her iki haftada bir tane, hatta bazılarında daha çok.

İnanmayan “pub-med” benzeri portallardan tarayıp baksın.

İngilizcede bir deyim vardır; “too good to be true”   

Yani; gerçek olamayacak kadar çok iyi…

Bizde de benzer sözler var; “çok laf yalansız olmaz” mesela.

Peki soruyu tekrar sorayım.

Bir bilim insanının (!) bu kadar çok yayında isminin olması mümkün mü?

Evet mümkün…

Nasıl?

Anlatayım.

Eğer iyi organize büyük bir siyasi grubun içindeyseniz, bu grubun temel amaçlarından biri yayın sayılarını hızla arttırmak, akademik yaşamda yandaşları ile etkili bir konuma gelmekse, bu grupların içinde ağabeyleriniz ve ablalarınız varsa, bu ağabey ve ablalarınız sizin bir an önce akademik olarak yükselmenizi, akademi içinde etkili pozisyonlara gelmenizi, bir an önce doçent, profesör olmanızı ve ait olduğunuz grubun akademi içindeki etkinliğinin yükselmesini istiyorsa çok hatta hiç emek harcamasanız bile çalışmalarına sizlerin isimlerini ekleyebilirler.

Sizler onlara veri girişi vb bazı sekretarya işlerinde yardım edersiniz, onlar da sizin isminizi bu kadar katkıyla çalışmalarına yazarlar.

Böylece “h” indeksiyse “h” indeksi, bilimsel çalışmaysa bilimsel çalışma, yürür gidersiniz. Bir anda hatırı sayılır bir bilim insanı olur çıkarsınız.

Sonra siz palazlanır, ağabey veya abla olursunuz.

Sizden sonra gelenlere aynısını yapmaya başlarsınız.

Ama her istediğinize yardım edemezsiniz öyle.

Yardım ettikleriniz sizinle aynı siyasal çizgide olmalıdır, kime yardım edeceğiniz çoğu kez size sorulmaz. Aranan liyakat değildir, önemli olan itaat ve grup duygusudur.

Ama bilim insanı öyle olunmuyor.

Bilim insanı özgür düşünceyi temsil eder, emeği temsil eder. Bilim insanı dogmatizme, sınırları çok katı biçimde belirlenmiş hiyerarşik yapılanmalara dayanamaz.

Bilim insanı makam ve mevki heveslisi olamaz, aktif bir siyasi grubun üyesi olarak bilim çevrelerinde açıkça gündelik siyaset yapamaz.

Mesela gerçek bir bilim insanı için şu cümleler ne anlam ifade eder?

“Madde ile kayıtlı olmayan ruhlar, dünyadaki cesetlerine benzer misali cesetleriyle tekrar görülebilirler. Bunun sayısız denecek kadar misalleri vardır.

[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3. Baskı, Eylül 1995, 23].”

Bu ve benzeri hurafeleri gerçek gibi söyleyenlerin peşine düşmüş hatırı sayılır sayıda yüksek “h” indeksi olan insan var.

Türkiye’de bilimsel yazı sayısının son yıllarda arttığı söylenip duruyor.

İyi de tek kriter bu mu? Geçtiğimiz sayıda yayınlanan Prof. Dr. Sebahattin Yurdakul’un yazdıklarını okuyun.

Ben bu köşede konu ile ilişkili 6 yazı yazdım, Türkiye bu yazılarda söz ettiğim yöntemlerle mi bilim toplumu olacak?

***

Hikayeyi hepinizin tanıdığı Öztürk Serengil anlatıyor;

Ben tam 387 film çevirdim… Bunu duyan İsveçlilerin gözü fal taşı gibi açıldı… Ingmar Bergman ile ikimizi TV’ye çıkardılar… Ingmar Bergman bana dedi ki; kardeşim sen şimdiye kadar 387 film mi çevirdin, 387 fotoğraf mı çektin?”

Bir tarafta sadece 4 film çekmiş ama tüm dünyanın tanıdığı Ingmar Bergman, diğer tarafta 387 film çekmiş ama Türkiye dışında kimsenin tanımadığı Öztürk Serengil.

Ne demek bu?

Serengil o veya bu nedenle bir sürü film çeviriyor ama dünyada onu kimse bilmiyor, yani kimse izlemiyor.

Bu hikayenin Türkiye’nin bilim dünyası için çevirisi şudur.

Türkiye genel yayın ortalamasında dünyada 20. ama atıf alan yazılar sıralamasında ne yazık ki 162. sırada.

Ne demek bu?

Bu demek ki; yazdıklarımızı kimse okumuyor ve dikkate almıyor, referans göstermiyor, ya da şöyle söylemeli, pek azı okunuyor ve referans gösteriliyor.

Yani biz çalıp biz söylüyoruz.

Klasik yayınlarımızın ortak özelliklerini şöyle sıralayabilirim.

1- Bir çok çalışmada ve hatta derleme yazılarda bile rahatsız edici sayıda çok fazla yazarın olması. Bu durum bilim çevrelerinde “hediye yazarlık” (gift author) olarak isimlendirilmektedir. Hiç katkısız bir kaç olgu vererek makalelerde yer almak da hediye yazarlığın bir başka biçimi olarak sık görülüyor.

2- Makalelerin genellikle düşük  “etki  faktörü” (impact) olan dergilerde yayınlanması. Bu dergiler doğal olarak ortalama veya ortalama altı standarda sahip dergilerdir. Bu dergilerin bir bölümü makaleleri ücret karşılığı basmaktadır.

3- Makalelerin arasında çok sayıda önemsiz anektodal “olgu sunumları” yer almaktadır.

4- Yüksek sayıda makaleye rağmen orantısız biçimde düşük “atıf” sayısı ve “h” indeksi.

5- Çok dağınık, farklılık gösteren ilgi alanları ve farklı konularda yazılmış çok sayıda makale.

Ve gelelim en önemli sorunlardan birine. Buna ayrı bir parantez açmak gerekir.

Ülkemizde yapılan bilimsel çalışmaların önemli bir bölümünün sağlam hipotezleri olmuyor. Bir anımı anlatayım size.

Bir ulusal kongreydi, bir sunum dinledim, bilimsel çalışma sunumunu yapan kişi tükenmişlik sendromu ile trombosit ( kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücreler) ortalama büyüklükleri arasında bir ilişki olduğunu rapor etti.

Çalışma şöyleydi;

Bir grup hastaya tükenmişlik anketi uygulanmış ve burada elde edilen skorlar ile kan sayımı yaparken kullanılan tüm parametreler karşılaştırılmış ve trombositlerin büyüklüğü ile tükenmişlik arasında bir ilişki bulunmuştu.

Buyurun bakalım…

Demek ki neymiş, trombositleri büyük olanlar ruhsal olarak çabuk tükeniyormuş.

Yalan mı?

Sadece istatistiki veri olarak bakarsanız değil tabii, sunumu yapan grubun istatistik sonuçları diyor ki trombosit sayısı ile tükenmişlik arasında ilişki var.

Peki, buna inanacak mıyız?

Tabii ki hayır.

Bir çalışmanın bir hipotezi olur, yaptığın işin bir nedeni olur.

Neden böyle bir ilişkiye bakıldı diye sorulduğunda ne diyeceksiniz?

Bu uç bir örnek tabii.

Ama amaç bir bilgiye ulaşmak, bir konunun bilinmeyenlerini ortaya çıkartmak değil de yayın sayısını arttırmak olunca buna benzer sıkıntılar çok oluyor.

Yapılan her bilimsel çalışma için sormak lazım, neden yaptın, neyin peşindesin, hipotezin ne?

Türkiye’nin yayın sıralamasında dünyada 20. iken atıf sıralamasında 167. sırada olması bu nedenlerledir.  

Yani; “Haydi arkadaşlar bir araya gelelim, bir çalışma yapalım” diyerek bilim insanlığı olmuyor…

***

Bir son söz de ülkemize dair.

Ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor.

Malum terör örgütünün akademik alanda da neler yaptığı yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.

Örgüt üye veya sempatizanlarının nasıl kayırıldığı, hak etmedikleri halde nasıl yurt dışındaki önemli merkezlere eğitim için yollandığı, yayın ortaklıklarının nasıl kurulduğu, yayın sayılarının arttırılması için neler yapıldığı, doçentlik jürilerinin nasıl yanlı düzenlendiği, Tıpta Uzmanlık Sınav sorularının nasıl sızdırıldığı, üniversitelere ilgili Anabilim Dallarının fikirleri alınmaksızın nasıl onlarca yeni öğretim üyesi alındığı ile ilişkili “fiskos” ayyuka çıkmış durumda.

Akademik çevreler bu günlerde hep bu konuları tartışıyor.

Bir yanda meslektaşlarının işlerine son verilmesi, onların içine düştüğü durum, “kurunun yanında yaş yanıyor mu” kaygısı ve duyulan derin rahatsızlık.

Ama diğer tarafta da yukarıda sıraladığım haksızlıkları “büyük olasılıkla” yapmış olan bir terör örgütü ve onun akademisyenleri.

Gelinen noktayı YÖK Başkanı Prof. Dr. Saraç söylüyor.

Üniversitelerde öğretim üyesi kimliğiyle ‘üniversite imamı, üniversite abisi’  rolleriyle bazı rektörlere talimat verildiği iddiaları var. Bu iddialar kabul  edilemez. Bu hususu tespit ettiğimde gereğini yaparım…”

Bu süreç bir çok üniversite mensubu gibi benim de geçmişte anlayamadığım, anlamlandıramadığım durum ve dinamikleri de anlamaya başlamamı sağlıyor.

Akademinin içinde uzun süredir bir “sakil” duruş vardı.

Emeksiz, çabasız, üniversite kültüründen habersiz, dogmatik, hiyerarşik kafalar. Bu kafaların akıl almaz tırmanışları, anlamsız bir kibir, “ben neymişim be” ruh hali, her şeyi yapmaya kendini yetkili gören bilim dışı tutumlar.

Dahası yönetmek, idari konumlara yerleşmek için bir bilim insanından beklenmeyecek büyük bir iştah.

Bir arkadaşım dedi ki;

Bilimsel yayın yapan insandan zarar gelmez derdim, ama yanılmışım. Onlardan da zarar gelirmiş…”

“Bu işi ayrı tutmak gerekmez mi” diye soracak oldum.

Yanıtı hazırdı.

TBMM bombalayan, masum ve sivil insanların üzerine ateş açanlar “pokemon”lar mıydı?”

Yaşanan süreç üniversitelerimizin ne kadar kırılgan, kötü organize ve gerçek yaşamdan kopuk bir halde olduğunu da açıkça gösterdi.

Çok sıkı bir özeleştiri zamanıdır.

Aslında her büyük kriz ve sıkışmışlık yeni şans ve umutları da içinde taşır.

Bu konuda kafa yormalıyız, adil ve objektif olarak olanları tartışmalı ve sonuçlar çıkartmalıyız.

Bunları yapmak sadece akademisyen değil aynı zamanda birer yurttaş olarak da sorumluluğumuzdur.

Ne de olsa hepimiz eminiz, 15 Temmuz darbe girişimini “pokemon”lar yapmadı…

 

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir